RSS
email
0

Selahaddin Eyyubi ve Askeri Başarıları

Selahaddin Eyyubi ve Askeri Başarıları
12. asırda Irak bölgesine gelen Sultan Selahaddin'in babası Necmeddin Eyyüb, Zengilerin hizmetine girerek Musul'da vali olurken, Selahaddin'in amcası Şirkuh da, Zengilerin ordu komutanı olur. Eyyubi ailesinin şöhretinin yükselmeye devam ettiği tarihlerde dünyaya gelen Selahaddin (1138), gençlik yıllarının başında Nureddin Zengi'nin hizmetine girer (1167). Haçlıların Mısır'a saldırması üzerine Fatimiler Nureddin Zengi'den yardım istediğinde, Selahaddin Kahire savunmasında dikkatleri üzerine çeker. Fatimi vezirinin ölümü üzerine, amcası Şirkuh adına Mısır'a vezir olan ordu komutanı Selahaddin, amcasının ölümüyle fiilen vezir olur (1169). Kısa bir süre sonra Fatimi halifesinin de ölümü üzerine, Mısır idaresine tamamen hakim olur (10 Eylül 1171). Bu arada Suriye bölgesinde hakimiyetini sürdüren Nureddin Zengi'ye bağlılığını devam ettirir. Bizanslılarla iyi münasebetler kuran ve Kuzey Afrika'ya seferler düzenleyen Sultan Selahaddin Mısır civarında emniyeti sağlarken, gelecekte yapacağı seferler için mali kaynaklar temin eder. 1174'de Nureddin Zengi'nin vefatıyla bölgede tam bağımsız hale gelen Sultan Selahaddin, Eyyubi Devleti'ni kurarak tam bağımsız hale gelir.
Selahaddin Eyyubi bağımsız bir devlet kurduktan sonra, on yıllık mücadele ile Mısır, Suriye ve Filistin'de birliği ve asayişi kurmayı başarır; kendisini iki defa öldürmeye kalkışan Batınileri Suriye'den temizler. Yemen'den Malatya ve Malazgirt'e kadar uzanan geniş bir coğrafyada devlet kuran Sultan Selahaddin, Selçuklularla iyi münasebetler içerisine girerken, Abbasi halifesine karşı bağlılığa gölge düşürmez.
Devamını Okuyun
0

Selehaddin Eyyubinin Haçlılarla Mücadelesi

Selahaddin Eyyubi'nin Haçlılarla Mücadelesi
Doğu’ya yaptığı seferlerde büyük başarılar elde eden Selahaddin için artık Kudüs’ün fethi bir hayal olmaktan çıkıyordu. Akka’ya yapılan seferde haçlıların büyük askeri kanadını kıran Selahaddin haçlıları iyice sıkıştırmaya başladı. Taberiyye’nin alınmasından sonra onun için büyük savaşın zamanı gelmişti. Sultan, Taberiyye’nin dışında kalan bazı önemli yerleri aldıktan sonra kalede bulunan Raymond’un eşi Kontes Ahive haçlı ordusundan yardım istedi. Bu yardım isteğine karşılık veren haçlılar Taberiyye istikametinde harekete geçtiler. Haçlıların harekete geçmesiyle Selahaddin’in senelerden beri beklediği fırsat eline geçti. Eğer haçlılar bu savaşta yenilirse Taberiyye ve bütün sahil korumasız kalacaktı. Böylece fetihlerin önünde hiçbir engel kalmayacaktı. Müslümanlar 4 Temmuz 1187 Cumartesi günü haçlıların üzerine saldırmaya başladılar. Haçlılar da aynı şekilde Müslümanlara karşılık vermeye çalışıyorlardı. Selahaddin’in ordusu haçlıların Taberiyye’ye yaklaşmasını engellediği için haçlılar su sıkıntısı çekiyordu. Haçlılar piyade askerleriyle bir yandan Müslümanlarla savaşıyor, bir yandan da suya yetişmek için Taberiyye’ye doğru ilerlemeye çalışıyorlardı. İki taraf arasında çarpışmalar sürerken Selahaddin askerlerinin arasına dalıp onları motive edip taktik verdi. Müslüman askerler sultanlarının emirlerine uyarak savaşmaya devam ediyorlardı. Müslümanlar haçlıları ok yağmuruna tutmaya başladılar. Sultan’ın askerlerinden Mengübars adında bir kahraman haçlı saflarına korkunç bir saldırıda bulundu. Bu kahraman askeri takip eden olmayınca haçlılarla kahramanca savaşıp şehit oldu. Kahraman Müslüman askerin şehit olmasından sonra savaş iyice kızışmaya başladı. Müslümanlar bu olaydan sonra daha da hiddetlenerek haçlılara saldırmaya başladılar. Haçlılarda karşı tarafın cesur askerini öldürdükleri için sevinip daha cesur hareket etmeye başladılar. Kont Raymond, ortalık iyice kızışınca İslam ordusunun arasından kaçmaya başladı. Tarihçiler Raymond’un İslam ordusunun içinden kaçması konusunda hemfikir değiller. Abu’l-Farac Raymond’un kaçmasını sultan arasındaki anlaşmaya bağlar, diğer dönem tarihçilerinin kayıtlarına göre böyle bir anlaşma vardır, fakat anlaşma Raymond’un tekrar haçlı saflarına geçmesiyle geçerliliğini kaybetmiştir fikri hakimdir. Savaş devam ederken Gökböri kuru otları tutuşturarak ateş yaktı. Otların tutuşmasıyla beraber haçlıların bulunduğu tarafa doğru rüzgâr esti. Rüzgârın etkisiyle ateş haçlıların üzerine doğru yol aldı. Böylece zaten susuz olan haçlılar, ateşin hareketi ve dumanın etkisiyle iyice bitkin düşmeye başladılar. Bu üstünlük karşısında direnemeyen bazı haçlılar da kaçmaya başladı. Kaçanlar arasında Raymond haricinde Renaud da Sidan, Balian d’İbelin kumandasındaki düşmanın süvari birliği de vardı. Kont Raymond’un savaş alanından kaçmasından sonra haçlılar telaşa kapıldılar. Neredeyse teslim olmak üzere olan haçlılar başka çareleri olmadığı için Müslümanlar üzerine gelmeye başladılar. Bu son hamlelerin İslam ordusu üzerinde büyük etkisi oldu.Haçlılar neredeyse Müslümanları mevzilerinden uzaklaştıracaklardı. Fakat Müslümanlar direnerek haçlıları çember içine aldılar. Haçlı ordusunun büyük bölümü bu çember içinde yok edildi. Geri kalan haçlılar Hıttın’daki tepeye çıktılar. Orada kendilerine bir çadır kuran haçlılar Müslüman ordusuna karşı kendilerini müdafaa etmeye çalıştılar. Müslümanlar savaş devam ederken haçlıların “Slibus-Salbut” adını verdikleri en büyük haçı da ele geçirdiler. Hıristiyanlar Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği bir ağaç parçasının bu haç’ın üzerinde olduğunu idea ediyorlardı. Bu büyük haçın alınması onlar için bir hezimetti. Haçın Müslümanların eline geçmesiyle beraber Kral Guy, Renaud de Chatilton, Kralın kardeşi Godefroi, Cübeyl sahibi II. Hugue, IV. Onfroi, Templierlerin reisi Gerard de Rideford esir alındı. Hıttın savaşı sonunda Kudüs Haçlı Kralığı’nın askeri kanadı büyük ölçüde yok edildi, bir kısmı da esir alındı. Sultan’ın Halife’ye gönderdiği mektupta ölü ve esir düşmanın kaybı 23.000 ile 60.000 arsında olduğu belirtilir. Hıttın zaferinin verdiği morelle Selahaddin 1187’de Taberiyye’yi, 4 Temmuz günü de ülkenin en büyük limanı ve ticaret merkezi Akka’yı ele geçirdi. Daha sonra Nasıra, Nablus, Hayfa, Cinin ve Arsuf şehirleri ele geçirildi. Kısa süren bir kuşatmadan sonra 26 Temmuz günü Tıbnin, 29 Temmuz günü Sayda, 25 Ağustos günü de Cübeyl ve Beyrut İslam orduları tarafından fethedildi.
Devamını Okuyun
0

3.Haçlı Seferi

3. HAÇLI SEFERİ
Selahaddin Eyyubi tarafından Kudüs'ün işgalden kurtulması üzerine, Avrupa Hristiyan dünyası harekete geçer. Alman, Fransız ve İngiliz şövalyelerinden meydana gelen bir orduyla hareket eden Avrupalılar, III. Haçlı Seferi'ne çıkarlar. Haçlılar iki yıl Akka'yı kuşatma altında tutmalarına rağmen bir başarı elde edemezler. İki ordunun kıyasıya çarpıştığı bu harb sonunda Selahaddin Eyyubi, karşı taraftan gelen sulh teklifini kabul eder. Buna göre, bir miktar esirin iadesi ve 200 bin dinar fidye karşılığında Müslümanlar şehri boşaltacaklardı. Ancak bu anlaşma şartlarına ihanet eden İngiltere kralı Richard, şehir dışında yakaladığı Müslümanlardan üç bin kadarını kılıçtan geçirir. Bunun üzerine Sultan Selahaddin haçlılarla yeniden çarpışmaya karar verir. Kalabalık düşman kuvvetleri karşısında pek çok şehid verilmesine rağmen, Müslümanlar, Kudüs'ü tekrar Haçlılara kaptırmamak için gayret gösterirler. Bu arada çok sayıda şövalyenin öldüğünü ve askerlerinin iyice yıprandığını gören Richard, yeniden sulh teklifinde bulunur. Bu anlaşmaya göre, Sur ile Yafa arasındaki sahil boyu haçlılara verilecekti. III. Haçlı Seferi'nde de bir sel gibi etrafı yakıp yıkan haçlılara karşı direnen Selahaddin bu defa haçlıların Kudüs'e girmelerine imkan vermedi. Mücadelesini devam ettirdiği sırada, hastalandığı için istirahate çekilir. 22 Şubat 1193'de, 55 yaşında vefat eder. Vefatına az zaman kala, bir parça bezden ibaret olan kefenini bir kargının ucuna taktırarak günlerce sokaklarda dolaştırmış ve "Ey insanlar! Geniş ve zengin ülkelere sahip Selahaddin, mezara ancak bu kefeni götürecektir..." demiştir.
Örnek Bir Şahsiyet Olarak Selahaddin Eyyubi Mısır'da idareye hakim olduğu andan itibaren, düşüncelerini, hazırlıklarını ve maddi imkanlarını haçlıların işgal ettiği toprakları kurtarma ve Kudüs'ü geri alma üzerinde yoğunlaştıran Sultan Selahaddin, sulh ve sefer anında askerlerinin yanından bir an ayrılmamış, bazen bir-iki gün yemeği dahi unutur hale gelmişti. Biricik oğlunu kaybetmiş bir annenin her yerde oğlundan bahsetmesi gibi, yanına her gelene hemen Kudüs'ü kurtarma konusunu açan Sultan'ın yüzünde tebessüm dahi görülmüyordu. Bir Cuma günü minberde, mütebessim bir çehreyle insanların karşısına çıkmanın faziletini anlatan hatibin sözlerinden kendisine nasihatte bulunduğunu anlayan Sultan Selahaddin, "Hocam Kudüs işgal altında iken ben nasıl gülümseyebilirim..." diyordu. Ömrünü çadırda geçiren Selahaddin Eyyubi, kendisi için bir saray yapılmasını teklif edenlere karşı, Mescid-i Aksa işgal altında iken, böyle bir şeye razı olamayacağını ifade etmiştir. 90 senelik bir işgalden sonra Kudüs'ü kurtaran Sultan Selahaddin, bu uğurda daha önce mücadele ile bir ömür geçiren ve kendisini yetiştiren Nureddin Zengi'nin yıllarca önce yaptırmış olduğu minberi Halep'ten getirterek Mescid-i Aksa'ya yerleştirir.
Selahaddin Eyyubi'nin bir komutan olarak kazanmış olduğu harplerden elde edilen ganimetlerden kendi hissesine hiçbir pay almadığını ve kan dökücü bir insan olmadığını yabancılar da doğrulamaktadır. Sobernheim şöyle diyor: "Zekası ve dindarlığı üzerinde kurulmuş bulunan iktidarı, sarsılmaz halde idi. Her türlü hırs ve tamah ona yabancıydı. Biri, Fatimi halifesi el-Azid'in ve diğeri Atabey Nureddin'in ölümünde olmak üzere, iki defa büyük servetler elde etmek fırsatını buldu. Halifenin hazinelerini askerlerine dağıttı; Nurettin'in servetine dokunmadı; onu oğlunun emrine bıraktı... Şahsi olarak, haçlılara ve idaresine tabi Hristiyanlara kötü davranmayan Sultan Selahaddin'in haçlılara karşı askeri başarılarından sonra bölgedeki Müslümanlar ile Hristiyanlar arasındaki münasebetler iyileşmiştir... Selahaddin, hakikaten asla boş yere kan dökmemiş ve çok defa esirleri serbest bırakırken veya verdiği hediyelerinde alicenap bir şahsiyet olduğunu göstermiştir."
Haçlıların 90 sene önce Kudüs'ü işgal ederlerken 70 bin müslümanı kılıçtan geçirmesine rağmen, muzaffer bir komutan olarak karşılarına geçen Sultan Selahaddin, intikam alma yerine onlara iyi muamelede bulunmuştur.
Devamını Okuyun
0

Türkmen Atları

TÜRKMEN ATLARI
Orta Asya için atların önem derecesi, dünyanın hiçbir yeri ile kıyaslanamaz. Öyle çöllerde at insanın yalnız yardımcısı ve arkadaşı olmayıp adeta diğer yarısıdır. Türkmen anasından yarı at yarı insan olarak doğmuş dense yeri vardır. Atlı olduktan sonra türkmene ayaksız demek lazım gelir. Hatta icabında hayatını kurtaracak at olduğu için, Türkmen kendisinden çok atına önem verir. Öyle ki kovaladığını tutacağına ve önünden kaçtığına yakalanmayacağına emin olmalıdır. Bundan başka at Türkmenlerin en büyük süsü sayılır. Avlunun önüne bir at bağlamak, ululuk ve büyüklük işaretidir. Türkmenin kılıcı daima boğazında asılı bulunup bununla gururlanır ise de atı ile de iftihar eder. Türkmene dile benden ne dilersen denilecek olursa en iyi at ile en metin silah diler. Çünkü bunlara sahip olursa artık bütün dünyanın kendisine ait olacağına inanır.
Türkistan'da birkaç cins at bulunup bunlar arasında Bedevi dedikleri, Arap cinsine benzer atlrdırki bunlara halis kan derler. Gürganlıların atları gerçi ufak yapılı ve zayıf ise de, gayet hızla koşar ve çabucak yorulmak bilmezler. Teke Türkmenlerinin atları gayet yüksek, cüsseli, güzel ve gösterişli ise de, o kadar süratle koşamazlar. Yola fazla dayanamayıp çabuk yorulurlar. Hiyve'de bir cins at yetişirki Teke ile Türkmen atlarının ortası olup, hem gösterişleri elverişli hemde sürat ve dayanıklılıkları iyi olup, işe uygundurlar. Birde yabgu dedikleri bir tür at olup cins atların yanında bunların esamesi bile okunmaz. Onlar bizim taraflardaki beygir değerinde olup adi yolda binilirler.
Çok defa yüke dahi koşulurlar Türkmenlerin atlarına bakmaları dahi garip ve dikkati gerektiren bir iştir. Türkmenler bir savaşa gidecek olurlarsa üç ay evvel atlarına idman yaptırmaya başlarlar. Önce atlarını beslemek için yonca gibi semirtici otlar verirler. At tamamıyla semirdikten sonra, samanın içine kuyruk yağı karıştırıp verirler. Bu yem atların içini temizleyip karnını çeker. Etini sağrısının üzerinde toplar Bu anda bizim gezginlerin ve binicilerin "saman tavı" dedikleri, köpük cinsinden yalancı semizlik kaybolup, at asıl sağlam etiyle kalır. İşte böylece atı yavaş yavaş, seferin yorgunluklarına ve sıkıntılarına alıştırdıklarından, üç dört gün yola düzüldükten sonra atlar bir daha yorulmak bilmezler.


NOT : Bu yazı Mehmet Emin Efendi'nin İstanbuldan Orta Asyaya Seyahat, S. 49-50 eserinden alııntıdır.
Devamını Okuyun
0

Yepyeni Projelerle Merhaba!

Yaşasın ozanTi.Net ve okuyucuları. Herkese merhaba!

Muhteşem projelerle dönüş yaptım! ozanTi.Net üzerinde yer alan uygunsuz içeriği kaldırmakla işe başladım ve sonrasında bir komünite blog açtım. İsmiyse pozgur.com hatta sloganı da “Pözgüreceksiniz…” Bu blogda yazdığınız yazı başına para kazanacaksınız. Detayları pozgur üzerinden birkaç gün içinde öğrenebilirsiniz.

Daha sonraysa editorden.co.cc adresini aktif hale getirdim. Burada da program paylaşımlarında ulnuyorum. Bunlar gayet keyifli organizasyonlar olacak benim için. Bunların dışında azcık kendimden bahsedeyim. Konyalı,Galatasaraylı,Blogcu,Bilgisayar Mühendisliği öğrencisiyim.Bu blogda artık benim.Ben yaptım,Hikmet de içeriksel olarak katkı sağlayacak muhtemelen onunla da yarın tanışırsınız :) Hoş kalın hoşça kalın….

Devamını Okuyun
 

Twitter'dan Bi' Şeyler

Son Yorumlar

Son Yazılar

Link Takas

Eğer linkinizin bu blog üzerinde görünmesini isterseniz linkimizi ekledikten sonra patron{et}mail.ozanti nokta net adresine mail atınız.